Kısa kısa Hollanda. Ağustos 2014.

Rotterdam

Hollanda'nın ikinci büyük şehri olan Rotterdam bu seyahatte benim merkez üssüm oldu. Zaten ülke o kadar ufak ki gerekirse aynı günde 3-4 şehre birden ulaşabiliyorsunuz. Ülkenin en büyük limanına sahip bu şehre yolunuz düşerse gidilmesi gereken yerlerden biri şehrin önemli parklarından biri olan Vroesen Park yakınlarındaki Blijdorp Hayvanat Bahçesi (Diergaarde Blijdorp). Çünkü burası ülkenin rağbet gören turistik yerlerinden biri.



Blijdorp Hayvanat Bahçesi (Diergaarde Blijdorp)

Hayvanat bahçesinin içinde yer alan kafede yediğim fıstık ezmesi soslu patates kızartmasının tadını unutamıyorum. Hollanda patateslerinin lezzetleri gerçekten farklı...

Rotterdam bir bisiklet ve paten cenneti. Zaten nüfus genelindeki bisiklet sayısı kişi başına 2 bisiklet gibi anormal bir sayıda. Ülke çok küçük olduğundan merkezde araba kullanımını asgariye indirip, onun yerine bisiklet ve pateni teşvik etmek için şehirde şahane bir alt yapı sağlanmış (tepelik alan olmadığı için coğrafi konum da buna el vermiş) ve araba park etme koşullarını zorlamak için yol üstü park fiyatlarını fahiş rakamlara çekmişler.


Bisiklet cenneti Hollanda

Hollanda'nın diğer bir özelliği ise sahip olduğu coğrafi düz konumdan dolayı yeryüzüne oldukça yakın gözüken canlı bulutları. Buradaki bulutlar büyük küçük hepimizin hayatında en az bir kere yapmış olduğu "buluttan şekil çıkarma oyunu" için ideal. Halen geçerli mi bilmiyorum ama eski zamanlarda birçok ressam ve heykeltraşın ilham kaynağı olmuş bu bulutlar.

Avrupa'nın birçok ülkesinde Türk yaşadığını biliyoruz. Fakat, özellikle Rotterdam'da adım başı rastlanan Türkçe tabelalar insanın kafasını karıştırmıyor değil. Üzerinde Tarkan, İbo, Sezen ve Ahmet Kaya dörtlüsünün resmedildiği tabelayı görünce dayanamayıp resmini çektim. Dükkan sahipleri önce biraz söylenseler de Türk olduğumu öğrenince aksine teşvik bile ettiler. Bu da tipik Türk dayanışmamız işte :)

1940 yılındaki Nazi işgali sırasında Alman Hava Kuvvetleri tarafından yapılan bombardıman sonucu harabeye dönüşen şehirde yer alan binaların çoğu yeniden inşa edilmiş. Bombardımandan kurtulan tarihi tek bina ise belediye binası. 


Rotterdam Belediye Binası

Savaş sonrası yeniden inşa edilen tek renk binalarıyla bana oldukça soğuk bir şehir imajı veren Rotterdam'daki en favori yerim tarz butikleri, sanat galerileri ve yöresel yemek veren ufak lokantalarıyla beni bir anda Manhattan'ın meşhur Soho bölgesine götüren Witte de Withstraat caddesi oldu. Vaktim olsa burada daha çok vakit geçirmek isterdim. Bu caddede yer alan Warung Mini adlı kutu büyüklüğünde ve ayakta sıra beklediğiniz lokantada gecenin 11'inde yediğim, Surinami yöresine ait, benzerlik kurmak gerekirse bizim dürüm mantığındaki (tek farkı malzemeleri kendiniz istediğiniz kombinasyonla koyuyorsunuz ve yanında eşlik eden farklı derecede acılığa sahip soslar var) meşhur Roti tabağının tadı ise halen damağımda.


Warung Mini'deki Roti tabağı

Asya mutfağı seviyorsanız her bir tabağı birbirinden lezzetli Lulu Restorant da önereceğim yerlerden biri. Endonezya, Thai ve Vietnam üçlü karmasından oluşan menüsüyle oldukça lezzetli yemekler sunan bu lokantanın diğer bir cezbedici yönü ise kişi başı 25 € ödeyerek alabileceğiniz "All You Can Eat" yani "Sınırsız Ye" mantığı çerçevesindeki adam başı 5'er birimden olmak üzere, 5'er tur yani toplamda 25 tabağa kadar yiyebileceğiniz bir menünün olması. Tabii ki bu tur hiçbir zaman 5'e tamamlanmıyor. Biz, en son üçüncü tura geçmeye çalıştığımızda patlayacak gibiydik. Bir de dikkat etmeniz gereken tabakta yemek bırakmamanız. Aksi takdirde bırakılan her yemek için tabak başı 1.5 € hesap ödemek zorundasınız :)


Lulu Restorant

Rotterdam'da mimari açıdan harika olarak nitelendirilen "Küp Evler" oldukça ilgi çekiciydi. Önceleri ev olarak kullanılan bu binalar içinde yaşayanların denge ve buna bağlı olarak psikolojik sorunlar yaşamalarından dolayı bugün konuttan ziyade ağırlıklı olarak iş yeri ve dershane olarak kullanılmaya başlanmış. Arzu edenler bu binaları gezebiliyorlar.


Küp Evler


Erasmus Köprüsü

Hollanda genel olarak düz bir araziye sahip olduğundan insan yapımı tepeciklere rastlayabiliyorsunuz. Ülkenin üçte ikisi deniz altında. Dolayısıyla burada barajlama, kazık çakma sistemi de oldukça ileri seviyede. Nitekim bilindiği üzere Amsterdam bütünüyle kazıklar üzerine inşa edilmiş bir şehir. Kısacası genel olarak Hollanda mimari olduğu kadar endüstri mühendisliğinde de adından söz ettiren bir ülke.


Rotterdam Tren İstasyonu

Rotterdam'da yakın uzaklıklarda gidebileceğiniz plajlar mevcut. Bunlardan önemli bir tanesi olan Scheveningen sahil kıyısından daha sonra bahsedeceğim. Gülümcan ve en yakın arkadaşı Joyce'la gittiğim, şehre daha yakın bir plaj olan Plaj Hoek Van Holland'da tabiri caizse tam bir "Dutch" gibi olmaya çalışsam da bize göre sonbahar soğukluğundaki deniz ve havada onlar Kuzey Denizi'nde kulaç atarken ben uyuklamayı tercih ettim :) Bu arada yeri gelmişken söyleyeyim, İstanbul sıcaktan yanarken Hollanda'da Eylül hatta Ekim soğuğu gibi bir soğuk ve yağışlı bir hava hakimdi.


Plaj Hoek Van Holland


Arkamda gözüken ufak tepecikler kumu tutmak amaçlı yapılmış.

Her ne kadar ülkenin ikinci büyük şehri olsa da Rotterdam, özellikle marka alışveriş yapmak isteyenler için pek iç açıcı değil. Daha önce bahsettiğim Witte de Withstraat'taki tarz butiklerin dışında, tren istasyonuna oldukça yakın Karel Doormanstraat şehirde alışveriş yapacağınız tek ana cadde. Cadde üzerindeki Caesar Donna ve Uomo butiklerinde kadın ve erkek için marka ürünler bulabilirsiniz. Designer marka ayakkabı meraklıları ise bu caddeyi kesen Kruiskade sokağındaki Shoebaloo'yu görmeden geçmemeliler.

Rotterdam'daki son günüm Gülümcan'ın deyimiyle, tam bir "Hollanda'lı" gibi geçti. Hollanda'lıların gittiği Wester Paviljoen'da öğle yemeği, tatlıları ile meşhur Dudok Cafe Brasserie'de tatlı ve en son olarak Hotel New York'ta deniz ürünlerinden oluşan harika bir akşam yemeği yedim. Hotel New York,  yemekleri ve bulunduğu bölge itibarıyla, eskiden Hollanda'dan Amerika'ya giden gemilerin başlangıç noktası olma özelliğiyle de ünlü.


Hollanda-Amerika geçişini simgeleyen çizimli masa servisi

Ve, tüm Rotterdam seyahatimin paylaşmadan geçemeyeceğim en ilginç deneyimi gittiğimiz yerlerin bir çoğuna ulaşımımızı Gülümcan'ın sevgilisi Peter'ın cam monte aracı ile yapmamızdı. Peter'ın arabasının park önceliği olduğu için istediğimiz her yere krallar gibi park ettik. Çok zevkli ve eğlenceliydi. Herhalde ömür boyu unutamayacağım bu güzel deneyim için sana çok teşekkür ederim Peter :)

 

Amsterdam

Yıllardır merakla gitmek istediğim Amsterdam'ın kafamda canlandırdığımdan çok daha farklı bir şehir olduğunu gördüm. Sokaklarından uyuşturucu müptelalarının çıkacağını beklerken, tertemiz, düzenli, küçük ve eski binalarıyla son derece sempatik, parklarında insanların spor yaptığı turistik bir Avrupa şehri ile karşılaştım. Burası da tıpkı Rotterdam gibi bir bisiklet şehri. Aslında sonradan öğrendiğim üzere benim kafamda oluşmuş imaj çok da yanlış değilmiş. Çünkü, birkaç sene öncesine kadar sokaklarda "junkie"'lere rastlamak mümkünken hükümetin son yasakları ile bu tablo oldukça temizlenmiş. Evet, şehrin hemen hemen her kafesinde ot satışları var. Hatta bu otların içimi için kullanılan gerekli aparatların satıldığı dükkanlara en turistik bölgelerde bile rastlayabiliyorsunuz. Fakat, ot ya da içkinin park ya da sokaklarda içilmesi kesinlikle yasaklanmış. Hapis olmasa da astronomik boyutta para cezaları ödenmekteymiş. Bu cezalar da tabii ki şehri eski imajından arındırmakta oldukça etkili olmuş.


Amsterdam'ın en önemli parklarından Vondelpark

Rotterdam'ın aksine Amsterdam, eski binaları ve kanalları ile oldukça otantik ve sıcak görünümlü bir şehir. Her Avrupa şehrinde olduğu gibi buranın da önemli bir meydanı var. Kahve seviyorsanız, özellikle benim gibi kremalı kahveye "Hayır" diyemeyenlerdenseniz Dam Plaza meydanının göbeğindeki Majestic'de "Ice coffee with whipped cream" içmenizi şiddetle tavsiye ediyorum.

Amsterdam önemli müzelere ev sahipliği yapıyor. Bunlardan en önemli ikisi Almanya'daki Yahudi soykırımının en önemli isimlerinden Anne Frank'ın işgal sırasında saklandığı evin müze haline dönüştürüldüğü Anne Frank Müzesi ve dünyaca ünlü ressam Van Gogh'un eserlerinin  sergilendiği Van Gogh Müzesi. Çok arzu etmeme rağmen vakit darlığından ziyaret edemediğim bu iki müzeyi en yakın zamanda görmek üzere  buraya geri geleceğime dair kendime söz verdim :)

Amsterdam "alışveriş-sever"ler için bir cennet. Şehir ufak olduğundan mesafeler çok kısa. Dolayısıyla, dükkanlar arası yürürken çok da yorulmuyorsunuz. Benim alışveriş için önereceğim cadde bir çok marka dükkanın bulunduğu Leidstraat Caddesi. Peynir seviyorsanız bu cadde üzerinde yer alan Cheese&More'a muhakkak uğramanız lazım. Envai çeşit Hollanda peynirinin rengarenk paketlerde servis edildiği bu dükkanda alacağınız her peynirin tadına bakabiliyorsunuz. Bu uygulama benim gibi bir peynir delisi için biraz dezavantajdı. Çünkü, o kadar çok peynir tattım ki bir müddet sonra içim dışım peynir oldu malesef :) Ama değdi de. Hediye getirdiğim bu peynirlerim çok beğenildi.

Yemek için çok fazla alternatifin olduğu bu Avrupa şehrinde biz akşam yemeği için yine uzakdoğu mutfağını tercih ettik. Sokaktan geçerken tamamıyla rastlantı eseri oturduğumuz Mai Thai yediğim güzel lokal Thai restorantlarından biriydi. Sahibinin servis yaptığı, 8-10 masalık bu ufak sokak lokantasında denediğimiz 4 çeşit yemeğin 4'ü de çok lezzetliydi. "Mihun" adı verilen pirinç noodle'u müthiş lezzetiyle aklımı başımdan aldı.

Amsterdam'a uğrayıp da görmeden dönülmemesi gereken en ünlü turistik uğrak yerlerinden biri de benim tabirimle modern genelevler ve seks dükkanlarının yer aldığı, şehrin en eski bölgelerinden biri olan "Red Light District" yani Türkçe anlamıyla "Kırmızı Işık Semti". Hayat kadınlarının kırmızı ışıklı odalarda müşteri çekmek için şovlar sergilediği bu bölge polis korumasında olmasına rağmen bizi biraz tedirgin etti. Vakti zamanında sirklerde ateş yutma şovları yapan, benim cesur arkadaşım Gülümcan'ın bütün gece koluma yapışarak "Hadi dönelim" diyerek yürümesi de gecemizin olayı oldu :)  Her dakika fotoğraf çeken ben ise makinamı elime dahi alamadım. İsabet de olmuş. Sonradan öğrendiğime göre burada fotoğraf çekmek yasakmış. Son gecemi de bu şekilde geçirdikten sonra kısa Amsterdam gezimi böylece kazasız belasız tamamlamış oldum :)

 

Utrecht

Amsterdam dönüşünde "Hadi, bir şehir daha görelim!" diyerek Hollanda'nın en ortasında yer alan ve aynı zamanda yüz ölçümü en küçük ili olan Utrecht'e uğradık. Mart ila Temmuz arası aylarda ziyaret edilmesi önerilen ve yaşayanların %70'ini üniversite öğrencilerinin oluşturduğu Utrecht, Ağustos başı olması sebebiyle bomboştu. Ama, biz iki eski dost yağmurlu bir Hollanda gününde buranın da keyfini çıkarmayı becerdik.

Şehrin ziyaret edilmesi en keyifli yeri ortasından geçen Oudegracht kanalında yer alan restoran ve kafeler. Tarihinde ambar olarak birbiri sıra dizilmiş ufak odacıklar zaman içinde restoran ve kafeye dönüştürülmüşler. Tamamıyla sezilerimiz doğrultusunda kapısından adım attığımız La Grotta soğuk ve yağmurlu Hollanda akşamüstüsünde içimizi ısıttı. Tipik bir İtalyan aile lokantası olan La Grotta'nın sahibi iki kardeşle yaptığımız keyifli sohbet de yanımızda kar kaldı :)


Kanaldaki bir kafe

Bu minicik şehirden ayrılırken Gülümcan yaptı yapacağını ve bana -tadını ölene kadar unutamayıp, telaffuzunu ise asla beceremeyeceğim- Amsterdam'ın meşhur tatlısı Poffertjes'ı tattırdı. İçine tereyağ, un ve şeker giren her güzel şey gibi bir kalori bombası olan Poffertjes'ı mini pancake olarak tarif etmek en doğrusu. Pancake hamurunu ufak kalıplara döküp arkası ve önü eşit miktarda kızarana dek pişirdikten sonra kağıt tabakta yanında tereyağ ve bol pudra şekeri ile servis ediyorlar. Bizim sokak lokmacıları gibi... Poffertjes, gerek isminin söylenişi, gerek yazılışı, gerek de tadıyla "Alice Harikalar Diyarı"ndan çıkmış fantastik bir tatlı olarak kazındı hafızama :)

Volendam

Hollanda denildiğinde akla ilk gelen şehir hiç kuşkusuz Amsterdam oluyor. Hayatınızın bir döneminde Amsterdam'a gidecekseniz yolunuzu muhakkak Volendam'a da düşürün derim.  Özellikle de ufak ve sempatik Avrupa kasabalarını seviyorsanız... Şehre yarım saat mesafedeki Volendam'ın kendisini turlamak da en fazla 1 saat sürüyor. Biraz daha fazla vakit geçirmek isteyenler için korsan gemisi görünümündeki sempatik gemilerle adalara turlar yapılabiliniyor. Biz, Amsterdam'a geçeceğimiz için bu turu almadık ama oldukça keyifli gözüktüğünü ve aklımın kaldığını söyleyebilirim.

 

Bu düzenli, tiptop ve sevimli kasaba da beni yine bir yiyecekle kalbimden vurdu. Midye... Türkçe'ye en basit haliyle "Midye Çorbası" olarak çevirebileceğim "Moules Mariniere" yapımında Etiler Şamdan'ın 40 senelik mutfağı üstüne tanımam. Mümkün olduğunca rastladığım hemen her yerde de içerim. Biraz da meraktan. Daha iyisi var mı diyerek :) Fransa'nın en popüler midye restoranı Chez Leon'da yapılan çorbayı bile sıradan bulurken Volendam'da içtiğim Moules Mariniere benim "Bir daha gitsem de, yeniden yesem" dediğim yemekler listeme girecek kadar lezzetliydi. Soğuk Hollanda'nın az da olsa güneş gören o gününde ben, yediğim yemek ve can arkadaşımla çok ama çok mutluydum...

Kinderdijk

Kinderdijk, içinde barındırdığı 19 adet yel değirmeni ile yerli ve yabancı turistin uğrak yeri olan ufacık ama görülesi bir köy. Bu değirmenler Hollanda'nın en büyük değirmen ağını oluşturmakta. Daha önce de bahsettiğim gibi ülkenin hatırı sayılır bir bölümü deniz seviyesinin altında. Dolayısıyla, su tahliyesi tarih boyunca Hollanda'nın önemli sorunlarından birini teşkil etmiş. Biriken suyun kum miktarına bağlı olarak tahliye edilmesinin bir aracı da yel değirmenleri olmuş.

Kinderdijk, Lek ve Noord ırmaklarının birleştiği noktada yer alan "polder"in (Sığ denize set çekilerek denizden kazanılmış arazi) içinde yer almakta. Bu alanın kurutulması amacıyla 1740'tan yana yapılan bu 19 adet yel değirmeni 1997 yılında "UNESCO miras listesi"ne alınmış.

Bu arada öğrendiğim diğer bir bilgi de oldukça ilgimi çekti. Kinderdijk köyünün çok ufak bir kısmını ihtiva eden Alblasserdam, çelik ve cam işçiliğindeki başarısı ile milyon dolarlık yatların inşaa edildiği bir Hollanda kasabasıymış.


Kinderdijk'ta bir nilüfer

Scheveningen

Hollanda'nın zenginleri ve üst düzeyinin yazlıklarının bulunduğu, plajıyla meşhur bir sahil kıyısı olan Scheveningen, Hollanda'daki son durağım oldu. Yerli ve yabancı turist tarafından oldukça rağbet gören bu sahil kıyısı, benim gibi üç yanı birbirinden muhteşem denizle çevrili ülkeden gelmiş bir Türk için pek de ilgi çekici değildi açıkcası. Ben Kuzey Denizi'ni pek sevemedim. Tam karşı hattı İngiltere olan bu plajın denizi, akıntı olduğu için oldukça da tehlikeliymiş. Ama yine de bize göre hafiften sonbahar bile diyebileceğimiz bir sıcaklıkta insanlar denize giriyorlardı.

Her sahil kıyısında olduğu gibi burada da bir sürü balık lokantası var. Biz gelmeden önce hesaplayamayarak yine tıka basa yemek yemiş olduğumuz için burada sadece kahve içip, manzara seyrettik. Aslına bakarsanız pek de  seyredilecek bir manzara yoktu. Önceden bir sürü dükkan, restoran ve eğlence merkezi barındıran ama daha sonra kazıklarındaki çürüme ve bakımsızlıktan  dolayı kapatılmış iskelesi, sahiline toprak taşındığı için oldukça bulanık olan denizi ile görüntü pek keyifli değildi ama ben arkadaşlarımla olduğum için çok ama çok mutlu, bir o kadar da huzurluydum.

Eski ve can dostumla, onun 20 senedir ikinci vatanı olan Hollanda'da yapmış olduğum bu çok keyifli ve unutulmayacak tatilimin yazısını noktalarken, Scheveningen'de tanıdığım ve bana adeta unutulmaz "Baba" filmi üçlemesinden fırlamış edasıyla poz vermiş bu dört ayaklı Hollanda'lı dostumu da burada ölümsüzleştirmeden yapamadım...


"The Goddog" ya da nam'ı diğer "Dog Corleone"

Şehnaz Tuna
8/30/2014

Etiketler : Volendam, Utrecht, Scheveningen, Rotterdam, Kinderdijk, Amsterdam

Kısa kısa Hollanda. Ağustos 2014. - Pembe Sakuram - Şehnaz Tuna